KARA ÖKÜZ KUYRUĞU ve KADI İLE YALANCI MENDEBUR!

Önce Fıkrası.. Fıkra bu ya..
“Vakti zamanında, Kadı’ların baktığı mahkemeye bir zanlı çıkarılır.
  Kadı sorar:
-Anlat bakalım. Neden başkasının tarlasını sürmeye kalktın?
-Yalan efendim!
-Yalan mı.. Nesi yalan? Açıkla bakalım
-Ben, hemen yanımızdaki tarlayı sürerken öküzlerim geriye zor dönüyordu. Kolaylık olsun diye o tarlayı da sürüverdim.
-Öyle mi, suçu kabul ediyorsun yani..
-Hayır efendim. Tarlaya önce öküzlerim girdi. Sonra beni peşlerinde sürüklediler, kandırıldım.

  Gitgide öfkelenmektedir Kadı. ‘Peki, bunu geçelim neyse’ diyerek öfkesini biraz bastırdıktan sonra sormaya devam eder.

-Hakkında daha birçok şikâyet var.. Meselâ komşunun tavuklarını da ‘kiş kiş’ diyerek korkutur muşsun… Buna ne dersin?”

-Doğrudur Kadı Efendi.. Ne yalan söyleyeyim.. Bunda da Horozlar beni tahrik ettiler..
-Peki.. Çoluk çocuğunun rızkını da kumara verir mişsin?”

-Bu da mı soru Kadı Efendi. Kumarcılara kandım.

  İyice öfkelenen Kadı masaya yumruğu indirmeden önce bir soru daha sorar:

-Senin çok akıllı olduğun söyleniyor, buna da bir diyeceğin var mı?”

  İşin sonuna geldiğini anlayan zanlı cevabı yapıştırır:

-Şimdi de beni, sen mi kandıracaksın Kadı Efendi? Ne diyeyim.. Herkes kandırdı da.. 

   Yalancılıkta üstüne olmayan dalavereciye karşı Kadı’nın nihayet mecali kalmamıştır..
  Gürledikçe gürler ve şöyle emir verir:

  -Ulan! Öküzlere kanıyorsun, horozlara kanıyorsun, kumarcıya kanıyorsun da Adalet’in Kadısı’na gelince mi akıllı kesiliyorsun? Beni salak mı zannettin, deli mi.. Götürün şu mendeburu!.”

***

Sonra fırkası.. Gerçek bu ya..

Yalan kabul etmez.. Bende Yalan yok..

Daha birkaç gün önce, yenice; Biri Lâtif’celi ikisi Güler’celi ‘Fethullah Efendili Zamane Adamlar’ dedi ki:

“Aslı olan neyse, Hakikat odur.. Hakikati kim konuşursa itibarlı hilkat O’dur..

Cahiller Âlimler’e tâbi olunca; Âlim olurlar.. Âlimler cahillere tâbi olunca da Zalim olurlar..

Cahilin âlimliğinden kibir hâsıl olunca..

Âlim de maddiyata vâsıl olunca..

Bedenleri Âlem’e tutunur, nefsleri Madde’yi yutkunur olur..

Çünkü Bir Kara Öküz’ün kuyruğunu sallamasıyla kıyametler kopabiliyorsa.. İnsan denilen fikir ve akıl zengini mahlûklar döşünü yumruklaya yumruklaya başlarını sallayınca neler olmaz ki.. Her şey olur ve ne Masallar güzelleşir..

Hep böyle bir masal okuttular orta sınıf insanlığa.. Orta sınıf kabarınca sıra üst sınıfa, üst sınıf gubarınca halt sınıfa Bremen Mızıkası’ndan bir düttürü okuttular..”

   Eeeee.. Sonra?

“Sonra.. Bir bakıldı ki; Kuyruk sallayarak kıyamet kopartanlar, zinhar Kara Öküzler değillerdi..

Esasları; Âlim sıfatını kullanarak halkları kandıran, ocakları yandıran ve altın kıymetine dönen bed dua küllerini savura savura hükümlerini sürdüren Amerikan EŞEK’leriydi..

Yani bu Eşek’ler, bir zamanlar İngiliz, bir zamanlar Fransız, bir zamanlar Rus, bir zamanlar Ermeni.. Bir zamanlar 73 fırka çeşidinden Eşek’lerin şecerelileriydiler ki Amerikan Eşeğinin üstü İngiliz Köpekli, İngiliz Köpeğinin üstü Fransız Horozlu, Fransız Horoz’un üstü de Al’aman Kedili’ydi..   

 Öteki mahlûkları bir kalem geçelim..

İpleri ve tipleri malûm..

Lâkin, kendiliğinden ithal yepyeni bir Büyük Amerikan Eşek’liği; dört İnek gözlü, İki Öküz başlı, Sekiz Tavşan kulaklı, 15 Kıyamet Kuyruklu, anırışı âlimden, muhabbeti hâlimden, duruşu zalimden, kuruşu Dolar’lı, kirişi yularlı bir yeni Küçük Anadolu Eşeği’ni buluverince.. Şöyle yaptı..

Ne yaptı?? 

Pensilvanya Mızıkacıları’nı kurdu..

Eeee.. Sonra sonra??

 ‘Bu Eşek Damat Ferid’den daha kıymetli, bu Köpek İttihak ve Terakki’den daha ehemmiyetli bu kedi Patrona Halil’den daha cemiyetli, bu Horoz ‘Şarlo Hebdo’dan daha lânetliydi.. Bu eski Bremen Mızıkacıları, Yeni Pensilvanya Mızıkacıları’nı dehleyip çüşleyeceğimiz en iyi Eşek Takım diye öyle bir sevdiler ki Beşer sevsin diye Suriye’ye, Sisi sevsin diye Mısır’a  doğru dehleyip çüşlediler..  Akşehir’e de süreceklerdi.. Ammmaaa.. Orada Nasreddin Hoca vardı..

  Hoca bu ne yapacağı belli olmazdı.. Vazgeçtiler.. Ankara’yı, İstanbul’u seçtiler..”

    Eeeee.. Daha sonra?

  “..Sorası.. Bir asırdır kimsenin içmeye cesaret edemediği Türk’ün şerbetini içtiler..”

    Tamam.. Tamam anladık..  Burası malûm.. şurası şöyle, şöyle oldu da.. Böyle oldu.. Lâtif’celi Güler’celi ‘Fethullah Efendili Zamane Adamlar’.. Deyin hele..

   Eeee.. Daha daha sonra?

  “Kimileri ÂLİM’e TERÖRİST, kimileri PAŞA’lara Asker giyimli TEDHİŞCİ, kimileri iyi iş beceren zimmetli HİMMETLİK ADAM’lara KARA PARA KASASI, kimileri kulağını kalemle kaşıyan ve bu değirmene su taşıyan YAZAR da YAZAR’lara HÜCRE SİNEKLERİ dedi de..

    Peki Senin Anan Ne Derdi Kardeşim. ?? Bir de sen anlat da, biz biraz soluklanalım..” 

  Küçükken ANAM bana DERDİ ki; Bizim Eski KARA ÖKÜZ Kuyruğu’nu bir sallasa Eğirdir’den Davras’a Hâmidliler kaçarmış..

  “Hani yani kıyamet Kara Öküz’ün kuyruğunda mıydı.. Boynuzunda mı.. Yoksa o KARA ÖKÜZ, şimdinin AMERİKAN EŞEĞİ miydi.. Ne neydi, kim neydi.. Onları da derdi de..” isterseniz bunu gelecek bir yazının şiirine bırakalım da..  

   Şimdi.. ‘KÜÇÜKKEN ANAMIN DEDİĞİ’ Kara Öküz’e bir bakalım eyice..

   Kıyametinin alâmet-i farikası neymiş, bir anlayıverelim eyice..

KÜÇÜKKEN ANAM DERDİ; KARA ÖKÜZ KUYRUĞU!

    Bekir YALÇINKAYA

Küçükken Anam derdi, bilmezdi dediğini;

“Oğlum Kara Öküz bir kuyruğunu sallasa

Yer Gök titreşir, yağmur yaş yağarmış millete..”

Soramazdım Anam’a, Öküz’ün yediğini;

“Hele çift boynuz vursa ensemizden dallasa

Çarpıverse Kaya’ya.. Taş yağarmış millete..

Dünya Kara Öküz’ün boynuzuna takılı

Görse bir insanoğlu kaybedermiş akılı

Vallahi de, billâhi..” Vay anamın yemini..

                                 ***

Sonra babam bağlardı söz sazını diline;

“Sarı Öküz tepinip zelzeleler çıktı mı

İnsanlar kaçışırmış Hâmîd Bey’in İli’ne

Denizler kabararak evler barklar yıktı mı

Çadırlar kurulurmuş, Davras’ın Tepesi’ne

Bir türlü eski yurda kimseler inmezlermiş

Tevatur.. on bir mevsim geriye dönmezlermiş

Eğirdir Gölü’ne El verirmiş de Sarıkız

Suya kavuşurlarmış, peki ya açlığımız?

Yal(a)vac az ötede, Sökük Sayan Baba var

Buğday az bulunurmuş, Ekmeğin hası Çavdar..

Ne azıklar taşırmış Baba’mız Türkmenler’e..”

                             ***

Küçükken diyemedim; “Ana! Gara’ğac nere

Taban yağla Davras’a; kervan geçmez bir yere

Kuyruğun hikmeti ne.. Salla! Dünya’yı titret..

Be Ana..bir kuyrukta olur mu böyle şiddet..”

Anam nereden bilsin, O’ Masalcı’ya tâbi

Başta cahillik, yoktu bir mektebi, kitabı..

                           ***

Anacığım ne bilsin, Meraklıya Meraklı..

Yıllarca bu mesele kafamda kaldı saklı

Nihayet 70’şinde erdi Bekir’in aklı..

Gezdi tozdu.. Nihayet buldu bir Kara Öküz

Baktı ki kuyruk kısa, boyu moyu düpedüz

Bir metrecik gövdeyle dağlar nasıl yıkılır..

Madem yıkılacaksa varıp dağa çıkılır

Hesab ettim tutmuyor, bir yanlışlık var bunda

Şöyle iyice baktım; Öküz’ün kuyruğunda

Gezer bir Karasinek.. Pervane mi pervane

Kuyruk sallamasın da ne yapsın şu divâne..

Önce kuyruk salladı, sonra batağa yattı

Hem sineği fırlattı, hem canı ferahlattı

Baktım, ne sallandı yer, ne de yıkıldı dağlar

Gözünüz aydın olsun! Ey Davras’taki sağlar..

Yazar: Bekir YALÇINKAYA

Bekir Yalçınkaya’nın Haberlerini Görmek İçin Tıklayınız

Yorum yapın